26 Eylül 2016 Pazartesi

LANDMINE GOES CLICK, AILEEN : LIFE AND DEATH OF A SERIAL KILLER, AZEM 4: ALACAKARANLIK, BLAIR WITCH, GECE SEANSI

LANDMINE GOES CLICK (2015)

Daha önce Gürcistan yapımı bir film izlememiştim. İlk izlediğim Gürcü filminin bir gerilim çıkması da ayrıca beni şanslı kılıyor. Peki, filmi beğendim mi; çok değil. Gereksiz uzun sahneleri canımı sıkarken, canımı sıkan bir başka şey de filmin kötü adamının her şeyi yokuşa sürmesiydi. Tabii bu senaryo ile alakalı, filmi kötü kılan bir durum değil. İçimi baydığına göre de adamcağız işini iyi yapıyor demek oluyor.

Amerikalı gençlerin Gürcistan’ın dağlarına gelip, başlarını belaya soktuktan sonra, telefonların çekmemesi ile ilerleyen ve peşlerine korkunç bir katilin takılması ile sonuçlanacağa benzeyen film beni işte bu noktada şaşırttı. İlk başta bu tarz bir senaryo gibi gözükse de aslında olaylar biraz daha farklı ilerliyor. Olay örgüsü içinde gümbürtüye giden şeyler de olmadı değil. Örneğin; kızın sevgilisi onları zor durumda bıraktıktan sonra kaçıp gidiyor ve bir daha haber alınamıyor.

Filmin gereksiz 15 dakikası da olmasaymış daha bir çekilebilitesi olurmuş gibi geldi bana. İzlerken, hele ki sonlara doğru iyicene sıkıcılığa bağlayan film bir an önce bitsin falan dedim. Tabii sen daha farklı da düşünebilirsin. Belki benden daha fazla seveceksin bu filmi.
Bir grup Amerikalı genç turist Gürcistan’ın kırsal bir kesimde o dağ senin, bu tepe benim diyerekten saldım çayıra mevlam kayıra hesaaabı gezip tozarlar. Gençlerden bir çift birbirlerini sevmekte, bu sevgilerini de dakka başı çadırda her tür pozisyonda sevişerek sergilemektedirler. Evlenmeyi düşünen çiftin arası bir arkadaşlarının da araya girmesi, eski hesapların deşilmesi sonucu açılır ve diğer gençler, öfkeli adam tarafından akıllarına bile gelmeyecek bir vaziyette oracıkta terk edilirler.



 Yönetmen:Levan Bakhia
Senaryo:Levan Bakhia, Adrian Colussi, Lloyd S. Wagner
Ülke:Gürcistan Gürcistan
Tür: Aksiyon, Suç, Dram, Gerilim
IMDb:6.3
Vizyon Tarihi:03 Mart 2015
Dil:İngilizce, Gürcüce, Rusça
Web Sitesi:Official Page
Çekim Yeri:Georgia


AILEEN : LIFE AND DEATH OF A SERIAL KILLER (2003)

İşte size tamamıyla gerçek bir hayat hikâyesi. Gözlerini pörtletip, sağa sola salyalarını akıtarak, bağırarak küfür ettiğinde ne kadar korkutucuysa, gülümsediğinde de bir o kadar sempatik bir insana dönüşen bir kadın Aileen. Korkunç geçen çocukluk ve gençlik yıllarının kısa kesildiği, fakat anlatıldığı kadarıyla bile insanı oldukça rahatsız eden bir belgesel.

Belgesel 2003 yapımı olmasına rağmen duvarımdaki perdeye yeni yansıdı görüntüleri. Daha önce Charlize Theron’un Monster filmi ile canlandırdığı Aileen rolü ile Oscar ödülü almıştı. Bu kez ortada rol falan yok; Aileen’in ta kendisi karşımızda. İçler acısı hikâyesi ve neden kendi isteği ile idama gitmek isteyişinin ardındaki kendince gerçekler…

Ben başkalarının derdini dert edinen ve empati yeteneği oldukça gelişmiş biri olarak, Aileen’nin cinayetleri işlerkenki ruh halinden ziyade, infaza götürüldüğü andaki duygularını anlamaya çalıştım. Oldukça soğukkanlı ve kendini cennete hazırlamış bir şekilde zehirli iğneye doğru yol alırken, cenazesinde çalınmasını istediği şarkı ile belgeselin de sonuna geldi. Aileen’nin hayat hikâyesini ve onunla yapılan röportajları  merak ediyorsanız, usta belgesel yönetmenleri Nick Broomfield ve Joan Churchill’in hazırladıkları bu belgeseli tavsiye ederim. Herkese iyi seyirler.


Yönetmen:Nick Broomfield, Joan Churchill
Ülke:İngiltere İngiltere, ABD ABD
Tür: Belgesel, Suç
IMDb: 7.2
Vizyon Tarihi:10 Mayıs 2003 (ABD)
Dil:İngilizce
Müzik:Robert Lane



AZEM 4: ALACAKARANLIK (2004)

Serinin müptelası olamasam da, 4.bölümün ilk sahnelerini oldukça korkutucu buldum. Sinemadaki hanım ablalarımızın kahkahalara boğulması sinirlerimi altüst etse de bu tür dikkat çekme amaçlı yapılan ve genellikle korkuyu uzaklaştırmak için atılan kahkahalara bir de car car konuşma sesleri eklenince, baktım ki olacak gibi değil, boynumun tutulacağını da bilsem en ön sıraya kaçtım. Ağzı dursa götü durmaz, götü dursa ağzı durmaz cinsten insanlardan nefret ediyorum sinemada. Ha, gerçekten eğlendiğini gördüğüm gençler ise hemen kendilerini belli ediyordu zaten. Yahu n’aaapiim sinemada bu tarz şeylere karşı takık bir durumdayım.

Filmin konusu ve oyunculukları beni pek doyurmasa da başlardaki hoplatan sahneler oldukça hoşuma gitti. Yatak sahnesinde herkes yerinden fırladı zaten. Hadi en azından bu konuda iyi gidiyor diye düşünmeye başlamıştım ki, sonlara doğru filmde bir durgunluk bir miskinlik sormayın gitsin. Daha etkileyici bir son hayal ederken biraz kırık bir şekilde salondan çıktım diyebilirim. Emeği geçenlere çok teşekkürler. Yine de sıkılmadan izlediğim bir 1.5 saat oldu diyebilirim. İzlemek isteyenler için hemen filmin konusu gelsin.

Filmin başlarından anladığımız yeni evli çiftimiz kendi hallerinde yaşayıp giderken, damat beyin anasının elinde turşularla sürpriz bir misafirlik olayı evli çiftimizi mutlu eder. Anne, köydeki bazı akrabaları ile görüşmek istemez ve misafirliği boyunca kimseyle muhatap olmadan çekip gitmek istemektedir. Bu süreç içinde evde ve çevrelerinde korkunç olaylar meydana gelmekte, bu olayların ardında yatan gerçek ise yakında ortaya çıkacaktır.

Ülke:Türkiye Türkiye
Tür: Korku
IMDb: 2.4
Vizyon Tarihi:09 Eylül 2016 (Türkiye)

Dil:Türkçe







BLAIR WITCH / BLAIR CADISI (2016)

Salon kapısı önünde, birbiriyle şakalaşacam diyerekten yerlerde yuvarlanan gençlik modeli ile filmi bekleme salonunda beklerken, gençlerin bu filme olasılığını düşününce tüylerim ürperdi. Yüksek sesle hankıra hankıra şakalaşmalarını içeridede devam ettirebilirlerdi ki “al sana Korkukolik, n’aaaaber” dediklerini hayal ederek filmi ziledim. Çünkü az önce dışarda sulu zırtlak konuşan gençlerin içeride kıçlarına Blair Cadısı’nın süpürge sapı kaçmışçasına sessizlerdi. Utandım. Sinema salonunda her türlü modeli gördüğüm için bu gençlik grubu beni şaşırtmıştı. Salonda fazla kimsenin olmaması sevinciyle film başladı.

Blair Cadısı’nın orjinali, benim askerlik dönemime denk geldiği için izleyememiş, askeriyenin içinden satın aldığım bir gazetenin hafta sonu ekinde filmin yazısını okurken, filmi izliyormuşçasına heyecan duymuştum. Askerlik sonrası ise filmi zilediğimde heyecanımı abartılı buldum. Beni çok saran bir film değildi. Aradan 20 yıl geçti, kıçımınn kılları pişmaniyeye dönüştü, göz kenarlarımda 30’lu yaşlarımın hediyesi kaz ayakları oluştu ve Blair Cadısı tekrar gündeme geldi.
Film, The Wood ismiyle çekilmiş ve sonradan Blair Cadısı adıyla vizyona verilmiş. 2016 versiyonu, filmin devamı mı, yeni versiyonumu, ne bok olduğu belli olmayan bir arada derede gidip gelmekte. Filmin devamıysa, neden Blair Cadısı 3 değil? Filmin orjinalinin yeni bir çekimi ise neden olaylardan 20 yıl geçmiştir?


Filmin ilk yarısı oldukça sıkıcı amatör el kamreası havasında, gençlerin şakalaşarak, birbirlerinin popolarına şaplaklar atarak geçirdiği sahnelerle doluyken, ikinci yarı ise oldukça şiddetli korku sahneleri ile canlanmaya başlıyor. Bir grup gençlik, 20 yıl önce yaşanan korkunç olayların görüntülerini You Tube’den izleyince geçmiş olayların kıçına çomak sokmak için aynı ormana giderler ve cadı ablamız başta olmak üzere tüm orman iblisleri ile gençlerin karşına çıkar; gündüz olmak bilmez, hep aynı yerlerinde sayarlar, çevrelerini iblisler sarar. Kocaman beklentilerle gitmemekte fayda var. 

Yönetmen:Adam Wingard
Senaryo:Simon Barrett
Tür: Korku, Gerilim
IMDb: 5.8
Vizyon Tarihi:11 Eylül 2016
Müzik:Adam Wingard







GECE SEANSI (2016)

Yerli yapım cinli korku filmlerden fenalık geldi biliyorum. Cinler konusunda âlim olduktan sonra, yeni soluk yeni soluk naralarıyla farklı yerli korku filmlerinin de arayışına düştük. Ama bizim kültürümüzde yok diye o yapılmaz, bu yapılmaz diye konuya karşı takık hale gelen yönetmen ve senaristlerimize örnek olabilecek bir film olduğu için, Gece Seansı ekibini kutluyorum ve Gece seansının da berbat bir film olduğuna dair yazıma geçiyorum.

Filmin afişi kadar keşke film de, afiş kadar dikkat çekici ve güzel olsaydı. O görsel efektleri kullanmaya hiç mi utanmadınız. Yahu geri çekim yönetimi 100’lerce sene öncede kaldı, siz hala bu tarz şeyleri efekt diye izleyiciye geçirmasyon yapıyorsunuz. Oyuncularınızın uyumsuzluğu ve amatör havası da ayrı çekilmez bir durumken, evdeki kovalamaca sahnelerinin gereksiz uzunluğu da içimi darım darım daralttı, boğuldum. Cadı ablanın makyajı kadar, kesik boğaz makyajına da özen göstereydiniz çok memnun kalacaktım. Salonda tek başıma olduğum için ayakkabılarımı çıkarıp, bok gibi çiftli koltuğa yayıldım karanlıklar içinde filmi izlemeye koyuldum. Ha bu arada jeneriğinizi sevdim. Olacak olacak… Korku filmi yapmaya devam çocuklar. Bir gün en iyisini yapacağınızı biliyorum. Emeğinize sağlık.
5 arkadaş, gecenin geç saatlerine doğru barda eylenirken, içlerinden birini deli sikmiş gibi aniden” hiyoooo hadi bu saatte bir korku evine gidek,” der ve diğer deliler de ona uyarak korku evinine giderle. Onları bu işe alet eden abimiz çok eğleniyordur ve diğerlerinin de kendisi gibi eğleneceklerini düşünmektedirler ve diğer çocukları ittire kaktıra içeri sokar.

Evin girişinde kurallar okunur, dualar edilir, ne olur olmaz diyerekten eş, dost akraba son kez aranır helallik istenir ve eve girilir. İlk başlarda her şey normal bir şekilde ilerlerken, evin geçmişi ile ilgili karanlık bir sır onların etrafını sarar ve korku evinin içindeki eğlenceli anlar tamamıyla gerçek korkuya dönüşür.



16 Eylül 2016 Cuma

SİCCİN 3: CÜRMÜ AŞK, STUNG , FRIEND REQUEST/ LANETLİ MESAJ, I AM NOT A SERIAL KILLER, THE NEIGHBOR, TRAIN TO BUSAN

SİCCİN 3: CÜRMÜ AŞK (2016)

Cinli film bolluğunda izlediğimiz birçok cin temalı film arasından özenle seçtiğim seriler arasında gelen Siccin serisinin sonuncusu bu kez beni biraz fıtık etti; biraz sıkıldım, biraz da uyku bastı diyebilirim. Ha kötü bir film mi, hayır değil. Serinin ilk ikisinde cin çarpma sahneleri oldukça yaratıcıyken ki ikinci filmde daha çok sevmiştim, üçüncü filmde ise tırt çıktı. Daha doğru çarpılma sahnesi de yoktu hatırladığım kadarıyla. O cin makyajlarını falan da çıkartacak olursak geriye hüzünlü bir aşk hikâyesi kalıyordu.

Alper Mestçi, kendini korku filmlerinde de kanıtlamış biri olarak güzel işlere imza atıyor ve her korku filminde kendini yenilemeyi ihmal etmiyor. Bu nedenle Siccin 3’ten beklentim yüksekti ama ne yazık ki baştan sona kadar kafa karıştırıcı ve oldukça yorucu bir film ortaya çıkarmış. Hikâyenin konusu gereği, yine İslam’da yer alan bir cin konusundan esinlenilmiş. Filmin sonundaki uzunca özet, filmi bir çırpıda anlamanıza yardımcı olmanız için yapılacağına, filmin başından beri farklı bir senaryo taktiği ile yapılmış olsaydı daha iyi olurdu. İzleyiciyi meraka sürüklemeye çalışırken, izleyiciyi yoran bir filme dönüşmüş. Genel anlamda filmden memnun kaldım, ama nerde o ilk filmlerdeki gibi cinli ev ambiyansı ve tüyler ürperten mezarlık ve çarpılma sahneleri.

Orhan ve Sedat çocukluk arkadaşlarıdır ve Orhan yıllar sonra arkadaşının kız kardeşine göz koyar ve aralarında deriiiin bir aşk başlar. Herkesi kıskandıracak bu aşk, Sedat’ın mallığı yüzünden biter. Sedat, kız kardeşi ve kendi oğlu araçtayken kaza yaparlar ve Orhan’nın güzeller güzeli karısı nalları diker, Sedat’ın oğlu ise tekerlekli sandalyeye mahkûm, az kafadan çatlak bir çocuğa dönüşür.


Bu kayba dayanamayan Orhan, bir süre sonra psikopata bağlar ve tuhaf olaylar eşliğinde sıyırmışçasına yaşamaya başlar. Bu süreç içinde Sedat’la da ilişkisini kesmiş, sevdiği ve kaybettiği kadın uğruna korkunç şeyleri bile göze alacak kadar gözü döner ve kendini tuhaf olayların içinde bulur.

Vizyon Tarihi: 02 Eylül 2016
Yapımı : 2016 - Türkiye
Tür : Korku
Yönetmen : Alper Mestçi
Oyuncular : Büşra Ayaydın ,  Nevin Efe ,  Adnan Koç ,  Yavuz Çetin ,  Elif Baysal
Senaryo : Alper Mestçi
Yapımcı : Muhteşem Tözüm







STUNG (2015)

Yemyeşil kırsal bir ortam, güzel bir ev, hoş bir bahçe ve bu bahçede kasabanın ileri gelen zenginlerinin düzenlediği bir parti. Bu kadar mı? Tabii ki değil. Bir de bu partiye dahil olan eşşşşek arıları.

Filmin fragmanı eğlence vaat eden bir fragman olduğu için filmi izlemeye karar verdim. Aslında filmin fragmanını uzun zaman önce izlemiştim ama pek içime sinmediği için, yâda kendimi henüz filme hazır hissetmediğim için izlememiştim. Hayvanların konu edildiği korku filmlerini pek sevmemede de bunun payı büyük. Film, düşük bütçeli olmasına rağmen orta kararlarda ilerleyen bir film diyebilirim. Bazı efektler hoşuma giderken, bazıları da (final sahnesindeki alev alan dev yaban arısı) hoşuma gitmedi ve gerçekçiliğini oldukça kaybettiğini gördüm. Başroldeki barmen çocuğumuzun rahat tavırlı oyunculuğu fena sayılmaz. Dev eşşek arılarının ortalığa saçtığı şamatayı izlemek isterseniz filmi tavsiye ederim ama beklentinizi ortalarda bir yerlerde tutun.

Paul ve Jullia, zenginlerin düzenlediği bir partiye, bir organizasyon şirketi tarafından barmen ve garson olarak yollanırlar. Paul, yol boyunca Jullia’nın memelerine konsantre olduğundan, yol boyunca girmediği çukur kalmaz.

Parti alanına giden iki arkadaş, tüm hızıyla hazırlıklara başlarlar fakat etrafta tek tük gezinen eşşek arıları Paul’ü oldukça rahatsız eder. Partinin ilerleyen saatlerinde her şey yolunda giderken sokuş gücü 9.5 şiddetinde olan eşşek arılarının saldırısına uğrarlar. Bu arıların bir özelliği de vardır; hormon ilacı ilave edilmiş gübrelerden dolayı onlar da büyüyüp mutasyona uğramıştırlar. İğnenin büyüklüğünü ve sokuş şiddetini siz hesap edin artık. Hadi ben kaçar, herkese iyi seyirler.

Yönetmen:Benjamin Diez
Senaryo:Adam Aresty
Ülke:Almanya Almanya, ABD ABD
Tür: Komedi, Korku
IMDb:5.0
Dil:İngilizce
Müzik:Antonio Gambale, David Menke
Çekim Yeri:Bernau, Brandenburg, Germany
Bütçe: $2,500,000



FRIEND REQUEST/ LANETLİ MESAJ (2016)

Filmin Türkçe hiçbir şeyini beğenmedim. Ne afişi ne, ne de Türkçe adı bir kıçıma benzememiş. Afişinin hiçbir çekiciliği olmadığı gibi, Türkçe adını da sırf ticari düşünücez diye sallamış, lanetli manetli diye uydurmuşsunuz. Ha film de çok mu güzel; değil, çok mu götüme benziyor; o kadar da değil. Orta sularda kendi halince yüzmekte olan, bakıldı mı heyecan veren, fakat ağzını açtı mı çürük dişleri görünüp heyecanını kaybeden bir köpek balığı gibi. Nasıl benzemeydi ama!

Filmi izlerken, birçok sahneyi birçok filme benzettim diyebilir. Biraz esinlenme aşuresine dönmüş. Başlarda ve ortalarda heyecan verici sahneler olsa da sonlara doğru birazcık bi sıkılma, birazcık bir darlanmaya girmedim de değil. Hadi öf hemen bitse de bir an önce filmin yazısını yazsam diye düşündüm. Böyle dedim diye çok berbat bir filmle karşılaşacağınızı düşünmeyin. Zaman zaman poponuzu koltuktan havalandıracak sahnelere de sahip. Ama basit konusu ve işleyişi nedeniyle vasattan öteye gidemediği de çok açık bir gerçek. Fantastik-korku sevenlerin daha çok ilgisini çekebilir diye düşünüyorum.

Laura, kendi arkadaş grubunda sevilen bir tiptir ve güzel bir arkadaş grubu vardır. Okulda arkadaşları ile birlikte güzel vakit geçirirken, uzaktan garip bir kızın dikizi altında olduğunu anlar ve onunla facebook ortamında tanışır. Bu garip kızın arkadaş listesinde hiç arkadaşı olmadığını gören Laura, kıza acır, onun kendisini yalnız hissettiğini düşünür ve onunla arkadaş olmayı kabul eder. Garip kızın kendisine karşı göstermiş olduğu hayranlık bir süre sonra bir yanlış anlaşma neticesinde düşmanlığa dönüşür ve Laura ve arkadaşları, bu esrarengiz kızdan ve lanetinden götü bir an önce kurtarmaya bakarlar. 
Yönetmen:Simon Verhoeven
Senaryo:Matthew Ballen, Philip Koch, Simon Verhoeven
Ülke:Almanya Almanya
Tür: Gerilim
IMDb:5.5
Vizyon Tarihi:09 Eylül 2016 (Türkiye)
Dil:İngilizce
Müzik:Gary Go, Martin Todsharow




I AM NOT A SERIAL KILLER (2016)

2016 yapımı, korkutmayan ama yer yer geren ve dramatik yapısıyla da oldukça hoşuma giden bir filmden bahsedicem sana. Film, finali itibariyle “bu ne lan, böyle de son mu olur,” dedirtebilir.

Hemen filmin sinir bozucu final sahnesinden bahsetmek istiyorum. Eminim bu filmin sonunu da The Babadook/ Karabasan filminin sonuna benzetip “bu bir şey dedi ama; iyi bir şey mi dedi, kötü bir şey mi dedi anlayamadım,” diyeceğiniz türden. Bu tarz sahneler de izleyiciye bir düşünme payı çıkartılıyor her defasında. Bu yüzden çok yüzeysel izlemeyin derim. Fakat burada, final sahnenin, Max’ın dünyasına mı ait olduğu, yoksa gerçekten kötü adamın içinden bir uzaylı mı çıktı konusundaki soruyu sordururken, izleyiciye bu duyguyu iyi bir şekilde yansıtamadığını düşünüyorum. Kafa karıştıran bir dille bitirmiş filmi yönetmenimiz.

Filmi çok sevdim; film günümüzde geçmesine rağmen biraz 70’ler ruhu, kar görüntülerinin olduğu noel filmlerini sevdiğim için Noel ve kar görüntülerini, çıtır çıtır yanan bir şöminenin karşındaki huzur verici sahnenin ardından gelen gerilim sahneleri tam benlikti diyebilirim. Siz de sever misiniz bilemiyorum ama sosyopatlık ile psikopatlık arasındaki farkları da anlayabileceğiniz nadir güzellikte bir film karşınıza çıkacak. Daha önce sosyopatlık ve psikopatlık ile ilgili edindiğim kitaplarda da okuduğum gibi, bir sosyopat ile bir psikopatı ele veren şeylerin tümünü iki karakterin yan yana gelmesiyle sende göreceksin. Bu arada seri katilimizi canlandıran ki bunu söylemeye çekinmiyorum; filmin başından itibaren göreceksiniz; Geleceğe Dönüş filminin çılgın profesörü rolündeki Christopher Lloyd.
Max’ın yaşadığı kasabada belli aralıklarla benzeri cinayetler işlenmektedir. Birkaç cinayet huzursuzluk yaratırken, en sonuncusu; polislerin de öldürüldüğü cinayet gündeme gelince, halk ayaklanmaya başlar.

Annesi adli tıp da cesetlere otopsi yaparken, Max’da annesinin yanında takılarak günlerini geçirir. Max’in dotoru, Max’e sosyopat teşhisi koyar ve Max için insan öldürmek sınır bir noktadadır ve kendisinin de bir seri katil potansiyeli taşıdığını düşünmektedir. Bunu en iyi şekilde öğreneceği yöntem ise kasabada cinayetleri işleyen seri katil ile burun buruna yaşayarak aradaki farkı çözebilmektir. Seri katil, Max’in hemen başucundadır ve ondan öğreneceği çok şey olduğu için onu asla ele vermez.

Yönetmen:Billy O'Brien
Senaryo:Chris Hyde, Billy O'Brien, Dan Wells
Ülke:İrlanda İrlanda, İngiltere İngiltere
Tür: Gerilim
IMDb: 6.1
Dil:İngilizce
Müzik:Adrian Johnston
Çekim Yeri:Minneapolis, Minnesota, USA





THE NEIGHBOR (2016)

Mmmm valla bu filmi sevsem mi, sevmesem mi bilemedim. Galiba ben bu filmi sevemedim. Koleksiyoncu serilerinin yönetmeninden olduğu için beklentimi biraz daha yüksek tutmuştum ama son dakikaların kurtardığı, o da heyecan açısından son dakikaların kurtardığı bir film olmuş.

Nasıl ki Koleksiyoncu filminde karakterin bazı sorun ve problemleri senaryoya yan konular olarak işlenmişse bu filmde de yine aynı şey söz konusu. Filmin gidişatını etkilemeyen ve farklı bir konu üzerine ilerleyen yan konular oldukça gereksizdi. Senaryoya da el atan yönetmenimiz yine yapacağını yapmış. Tek mekân sayılabilecek bir film de diyebiliriz aslında. Farklı mekânlar görsek de genelde kovalamaca aynı evin içinde devam ediyor ve film bitiyor. 
Koleksiyoncu tarzında bir film bekliyorsanız yanılıyorsunuz; tür olarak farklılar. Bir de ilk iki Koleksiyoncu filminden sonra bu film biraz sönük demeyeyim de sanki biraz amatör gibi olmuş. Filmin başrol oyuncusu, Koleksiyoncu filmleri serisinde de başrolde olan ve geberik balık gibi bakışları olan Josh Stewart’a ait.

Başı beladan götü sikten kurtulamayan John, karısı ile birlikte yaşadıkları kasabada bir parayı bulma derdindedirler ve çevirdikleri karanlık bir iş neticesinde en sonunda amaçlarına ulaşmış, parayı bulmuşlardır. Kasabanın kadın polisi ise John’a uyuz olmaktadır ve her dafasınla John ile karşılaşmasında dişlerini sıka sıka onunla konuşmaktadır. John’u gören kadın polisin sinirden kıçındaki kıllar bile tiken tiken olmaktadır.

John’un komşusu olan ilginç bir herif, bir gece elinde birala John’a ziyarete gelir ve biraz kaynaşmak ister. Kasabadan kaçmak üzere olan John ve karısının ise bu iyi komşu ayağına takılan kişilere tahammülü yoktur ve bir an önce herifin evden gitmesini dilemektedirler. Bu ilginç komşunun bu ziyaretindeki amacı ise komşuluk ilişkilerini ilerletmek değil, farklı bir şey içindir. Yakında dananın kuyruğu kopacaktır. Hadi iyi seyirler yawrular.

Yönetmen:Marcus Dunstan
Senaryo:Marcus Dunstan, Patrick Melton
Ülke:ABD ABD
Tür: Suç, Korku, Gerilim
IMDb: 6.1
Müzik:Charlie Clouser







TRAIN TO BUSAN (2016)

Fragman heyecan verici, zombiler oldukça çılgın, fena sayılmayacak bir aksiyon-korku filmi ama filmin içine girince 15 dakikalık fazla uzun süresi ve işleyişindeki yetersizlik zaman zaman sıkıcı hale gelebiliyor. Filmi beğendim ve izlerken oldukça eğlendim ama sanki daha iyi de olabilirmiş. Yani Kore sinemasında o potansiyel var.

Zombilerin mekanik hareketleri ve sadec makyajları oldukça hoşuma gitti. Bir Walking Dead zombi makyajı beklemeyin ama yine de zombilerin çılgın davranışları ilgi çekici. Filmde bazı sahneleri Worl War Z filmindeki sahnelere de benzetmedim değil. Filmi izlerseniz bu sahnelerin hangileri olduğunu sen de göreceksin. Filmin duygusal tarafları da vardı ama bu tarz duygusallıkları birçok aksiyon yâda korku filminde sıkça görüyoruz. Bu yüzden beni etkileyebilecek bir salya sümük durumları olmadı. Filmi tavsiye ediyorum ve hemen konusuna geçiyorum. Ha bu arada filmin IMDb puanının 7.9 olduğuna bakmayın, o kadar etmez.

Seok, “gel beni sieok,” der türünden bir heriftir. Tüm hayatını işine gücene adamış, işten başka bi bok düşünmeyen, sadece kendini düşünen sikiiiiin önde gidenidir. Bu yüzden karısından ayrılmış, çocuğu ile yaşamaktadır.

Kızının doğum gününde ona oyun konsolu almış ama kızı bundan memnun kalmamıştır. Kızının isteği; doğum gününde Busan’a gidip anasına kavuşmak, onunla hasret gidermek ve anne ve babası ile mutlu saatler geçirmektedir. Bu nedenle kızın istediği doğum günü hediyesi de budur. Baba, bu durumdan rahatsız olur fakat evdeki dadının da ısrarına dayanamayıp tren biletini aldığı gibi kızıyla birlikte trene binerler.

Hayatında kafasını işten kaldırmamış ve hiç seyahate çıkmamış Seok, trende oldukça garip olaylarla karşılaşacaktır. “Kırk yılın başlında bir seyahate çıktık, bu da bizimi buldu amua koim,” dedirten olayların ortasında bulacaktır kendini. Şehrin üstünü bir kül kaplamakta, insanlar bu külden etkilenerek zombilere dönmekte ve herkesin anasını bellemek için fırsat kollamaktadırlar. Haydi, buyurun bakalım. Herkese iyi zombiler.

Yönetmen:Sang-ho Yeon
Senaryo:Sang-ho Yeon
Ülke:Güney Kore Güney Kore
Tür: Aksiyon, Korku, Gerilim
IMDb: 7.9
Vizyon Tarihi:13 Mayıs 2016
Dil:Korece
Web Sitesi:Train to Busan's trailer
Çekim Yeri:Dongdaegu Station, Daegu, Yeongnam, South Korea

AMERICAN HORROR STORY 6.SEZON 1.BÖLÜM

AMERICAN HORROR STORY 6.SEZON 1.BÖLÜM


Ben iyi bir dizi takipçisi değilimdir. Neeerde o eski diziler deyip de dede moduna da bağlamak istemiyorum. Haşır neşir olduğum alanın sinema olduğunu artık herkes iyi biliyordur. Bu yüzden “bana dizi tavsiye eder misin,” sorusuna pek cevap veremiyorum. Aralarından seçtiğim A.H.S ve Ash vs Evil Dead dizilerini takip etmeye çalışıyorum. Hatta A.H.S’nin bir kaç sezonunu bile izlemişliğim yoktur. Geçen sene Lady Gaga’lı izlediğim A.H.S sezonunda Lady Gaga’ya bol bol giydirme yaptığım için bolca Lady Gaga düşmanı da edinmiş oldum. Orada Kathy Bates gibi usta oyuncu duruken gidip de kıçı kırık Lady’i göklere çıkaracak değilim. Neeeeeyse, bu cümleden sonra düşmanlarıma düşman ekledikten sonra yazıma devam edeyim en iyisi ben.

Pek çok kişinin sabırsızlıkla beklediği yeni sezonun ilk bölümü başladığına göre hunharca yorumlarımı yapma vakti de geldi ve çattı. Açıkçası ilk bölüm beni hemen sardı diyebilirim. Belgesel ayaklarında çekilen dizi bu şekilde mi devam edecek bilemiyoruz ama, her halde gerçek bir hikayeden yola çıkıldığı için olsa gerek böyle bir yöntemle çekilmiş bu sezon. İlk bölümde hayaletli ev ortamı gayet güzeldi. Dizi başlamadan önce bir çiftlik evinde geçeceğini takipçilerime duyurmuştum ama bu kadar ürkütücü cinsten bir çiftlik evi olacağını ben de tahmin etmiyordum.

Dizi deki sürprizler bitmek bilmedi tabii. Sezonlar boyunca alıştığımız ve en sevilen oyuncuların tekrar bir araya gelmesi dışında, oyunculuğunu son zamanlarda çok beğendiğim ki geçen sezon da bahsetmiştim; Lily Rabe’nin de tekrar yer alması beni daha çok mutlu etti. Olaylar sadece bir çiftlik evinin ürkütücü koridorlarında değil, yaşayan bir ormanda da devam etti. Woodoo büyüleri, cadılar falan derken bakalım ilerleyen bölümlerde daha ne sürprizler karşımıza çıkacak. Dizinin ilk bölümü bittiğinde ha siktiri çekip, ulan burada da biter mi diye söylendim. Hadi bakalım; iyi bir başlangıç oldu, böyle de devam eder umarım.

Şehirde bazı olumsuzluklar neticesinde, tuhaf bir içgüdü ile evlerini şehirden kırsala taşımak isteyen evli çiftimiz Matt ve Shalby bir kasabadan açık arttırma ile aldıkları ve bu alışverişin ardından, evin diğer taliplerinin de nefretini kazanırlar. Çiftlik evinin diğer talipleri dediğim yamyam suratlılar da aynı Wrong Turn filmindeki yaratıkları anımsattı bana.

Bir süre sonra; diş dolusu yağmaya, evin büyük koridorlarında fısıltılar duyulmaya, eşyalar garip bir şekilde hareket etmeye başlayınca, evli çiftimiz biraz üç buçuk atar gibi olurlar. Olayları kendi hallerinde çözmeye çalışırlarken, geçmişindeki başarısız dedektiflik sonucu işinden kovulan, Shelby’nin görümcesi Lee ise Shalby’e göz kulak olmak için çiftliğe gelir. Lee ve Shelby hiç anlaşamayan iki insandır.


Shelby’nin duyduğu fısıltılar ve tuhaf görüntüleri Lee’de görmeye başlayınca iş çığırından çıkar ve ormanın derinliklerinde onları bekleyen karanlık güçlerin çok yakınlarında olduğunu hissedeceklerdir. Yeni sezon tüm dünyaya hayırlı ve uuuurlu olsun.


4 Eylül 2016 Pazar

AMERİKA’NIN CADILARI YAKINDA GELİYOR

AMERİKA’NIN CADILARI YAKINDA GELİYOR


İnstagram hesabımdan bana gelen mesajların başında “bize korku kitapları da tavsiye eder misin?” oluyor. Aslında bunu büyük keyifle yapmayı çok isterdim ama korku-gerilim kitaplarını sevmeme rağmen çok sıklıkta okuyamayışım. Abinizi saran kitap türlerinin başında biyografiler, anılar ve hikâyeler geliyor. Ama korku-gerilim kitabı severlere güzel bir haberim var; çok yakında Alex Mar’ın Amerika’nın Cadıları kitabı Türkçe olarak reflarda yerini alacak. Mona kitaptan çıkan Amerika’nın Cadıları kitabı, küçüklüğümden beri cadılara karşı duyduğum ilgiden dolayı benim de ilgimi fazlasıyla çekti. Şimdi sizlere yayınlanmamış bu kitaptan bir metin paylaşmak istiyorum. Büyü,satanizm,ayinler...Çok fena bir kitap geliyor aklınızda bulunsun.

KUZGUNUN İÇİNDEKİ RUH

Kuzgun, Moon’un Jon adındaki Pagan bir arkadaşı tarafından Nevada City’nin hemen dışındaki tepelerin zirvesinde keşfedilmiş. O gün sihirli bitki toplamakla meşgul olan Jon, kuşu yolun ortasında ölü bir halde yatarken görmüş, uçuş esnasında yoldan geçen bir kamyona çarptığını düşünmüş. Daha önce başarısız bir akbaba büyüsü (bulunmuş hayvan parçalarıyla yapılan bir büyü) yapmaya yeltenmiş olduğu için, tek parça halindeki bu güzel kuşun ziyan olmasına göz yummak istememiş. Kuşu evinin garajına götürmüş ve onu kontrplaktan imal ettiği ve içini mısır unu, tuz ve misk otu gibi doğal koruyucularla doldurduğu kapaklı bir kutunun içine yerleştirmiş. İçgüdüleri, günün birinde doğru kişinin çıkageleceğini ve kuzgunu talep edeceğini söylüyormuş; aradan geçecek süre ne olursa olsun beklemeye razıymış.

Üç yıl sonra Moon, rüyalarında Morrigan’dan spesifik bir mesaj almaya başlamış. Mesaja göre, Morrigan’ın savaşçılarından biri tarafından ziyaret edilecek ve yapması gereken bir ritüel hakkında talimatlar alacakmış. Ama neden bahsettiği konusunda Moon’un en ufak bir fikri bile yokmuş. Sonra bir gün, arkadaşı Jon’la birlikte Nevada City’deki bir kafede otururken, Büyük Kraliçe ile yaşadığı tecrübeleri paylaşarak, Morpheus ile bir rahibelik başlattıklarını açıklamış. Jon da bunun üzerine kuzgunla ilgili hikâyesini paylaşmış. “Yaptığınız şeyler, kuzgunun size ait olduğunu söylüyor,” demiş ve iki arkadaşın arasında bir mülkiyet nakli imzalanmış. 

Morpheus ve Moon, adı henüz belirlenmemiş olan rahibeliklerine bir duyuruda bulunmuşlar; yeni müttefiklerinden bir hediye alacaklarını ama bunun Nevada City’nin hemen dışındaki Sierra Nevada eteklerinde bir ayin aracılığıyla gerçekleşeceğini söylemişler. Törenin konumu çoktan belirlenmiş, tüm detaylar Moon’a rüyasında Morrigan tarafından iletilmiş.

Grup –Jon ve gelebilen diğer tüm katılımcılar– o sabah buluşarak arabalarını Sierra Nevada sıradağlarına doğru sürmüşler. Yolculuğun son yarım saatinde, maki kaplı arazi boyunca uzanan keçi yollarından yürümüşler. Nihayet, öğle vakti geldiğinde, ayin çemberi oluşturabilecekleri geniş bir açıklığa gelmişler. Bu noktadan tüm vadiyi görebiliyorlarmış.

Sunağı organize ettikten –tanrıçaya onun en sevdiği şeyler olan krema ve bira sunmuşlar– ve kuzgunu da savaş kalkanının üzerine yerleştirdikten sonra, Morpheus ortada olacak şekilde bir çember oluşturmuşlar. Grup, Morpheus’tan henüz öğrendikleri bir ilâhiyi söylemeye başlamış ve uzun bir süre hiç susmadan devam etmiş. Moon, koluna çakı yardımıyla bir runik harfi çizmiş (yine dolu tanesini temsil eden Hagalaz simgesi), parmağını kana batırmış ve öne doğru eğilerek kanı kuzgunun gagasına sürmüş. Morpheus, herkes hâlâ ilâhi söylemeye devam ederken, her zamanki gibi iki büklüm olmuş, artık Morrigan’ın ruhunu taşıyormuş. Bira ve kremayı bir dikişte içip ellerini Moon’un üzerine koymuş ve onu yüzüne doğru çekmiş. Onu bir süre öylece tutmuş –hem tanrıçası hem de kız arkadaşı olarak– ve ardından kolunda kalan kanı emmiş.

Adak süreci tamamlandığında, Moon yavaşça, “Kraliçe, seni buraya çağırdık, çünkü düşmüş savaşçılarından birini almanı diliyoruz,” demiş. Sonra Morpheus, Morrigan olarak, ölü siyah kuşun üzerine eğilmiş ve ona bir şeyler fısıldamış. Ne söylediğini kimse anlayamamış, Morpheus’un kendisi de hatırlamıyor. Elini kuşun göğsüne koymuş. Sonra tekrar ayağa kalkarak bir adım geriye çekilmiş. Ortamda herkesçe hissedilen bir değişiklik olmuş. Herkes birbirine Sen de hissettin mi? der gibi bakmış. Sonra bakışlarını tekrar kuzguna çevirmişler, hayvan nefes alıp veriyormuş! 
Artık onu parçalarına ayırmaları mümkün değilmiş –kafasından bir kolye, tüylerinden ve pençelerinden de sihirli objeler yapmayı planlamışlar– çünkü kuşun içindeki bir şey kendisini tanıtmış (Ben buradayım, demiş). Bunun üzerine, çözüm olarak, onu –ya da ruhunu– rahibeliğe almaya karar vermişler.

Artık o da en az insan üyeler kadar bir üyeymiş!

Morrigan’ın yüzü giderek yumuşamaya, Morpheus’unki gibi görünmeye başlamış. Sonra herkes, toparlanmakla geçen kısa bir sürenin ardından araçlarına dönmüş ve Kraliçe’nin yeni savaşçı-rahibini yanlarında götürmüşler. 

Morpheus ve Moon, kuzgunu eve götürdükten birkaç hafta sonra onun hakkında daha fazla bilgi edinmişler. Her şeyden önce, o bir erkekmiş ve Moon onunla geçmiş bir hayatta bağlantısı olmuş olabileceğini hissetmiş. Kuzgunun karakteri çok tanıdık gelmiş, açıkçası çekilmez biriymiş. Morpheus, “Onda bir parça serserilik olduğunu fark ettik,” diyor.

Anladıkları kadarıyla, kuşun bedeninde genç yaşta ölmüş bir Amerikan askerinin muzip ruhu yaşıyormuş; muhtemelen son on yıl içinde, Amerika-Irak Savaşı sırasında ölmüş. Bir kuzgun olarak tekrar dünyaya gelmesi –o da ani bir ölümle benzer bir kaderi paylaşmış– Morrigan’ın ekibi için son derece mantıklı, ne de olsa kargagiller tanrıçanın hayvanı ve savaş sahalarından beslenirler. Bazı gecelerde, Morpheus’un rüyasında beliriyormuş –bu cadıların sıradan bir gece uykusu olmaz mı?– ve yirmili yaşlardaki bir insan formundaymış, üniforması hâlâ üstündeymiş. Adını –daha doğrusu, yeni hayatındaki adını– bile paylaşmış: Galya dilinde kanlı anlamına gelen Cruach adını tercih etmiş.









2 Eylül 2016 Cuma

KORKU KOMEDİ BANA NORMAL AKTİVİTELER

KORKU KOMEDİ BANA NORMAL AKTİVİTELER

Geçenlerde davet edildiğim filmin basın gösterimi, film galasından halliceydi. Kız kardeşimi de kaptığım gibi gittiğim basın gösteriminde film öncesi yönetmen ve oyuncular TV kanallarına bıdı bıdı röportaj verirlerken biz de ikram edilen çöreklere yumulup filmin başlama saatine kadar kahvaltımızı yaptık. Göbeği kendisinden önce giden yapımcı Alper Kıvılcım’ın bana karşı rahat ve sıcak tavırları için de ayrıca çok teşekkürler. Bu arada sevgili Alper ve sevgili Özgür de film de konuk oyuncu olarak yer almışlar. Alper’in rahat tavırları yine filme yansımış ve oldukça eğlenceliydi. Konuk oyunculardan bir diğeri de bunalım adam Halil Sezai idi (en azından şarkılarında ööle.)

Neeeyse, yiyip içip salona girdiğimizde Yönetmen ve oyuncuların heyecanı tavan yapmış bir vaziyette yerlerimize oturduk. Bu arada filmi perşembe günü izledik ve bu film gösterimin haricinde oldukça boktan geçen bir perşembe yaşadığımızı da itiraf etmeliyim. Koca popolarımızı koltuklara gömdükten sonra ışıkların da kapanmasıyla filmin ilk kareleri harekete geçmeye başladı.

İki kafadarın parasızlık yüzünden girmiş olduğu sinema sektörünün iç yüzünü izleyiciye başarılı bir şekilde yansıtan yönetmenimiz, filmi tüm sinema emekçilerine adamış. Son dönemlerde iyisiyle kötüsüyle çekilen bolca cinli korku filmlerle daşşak geçen ve bir o kadar da son karelerde izleyiciyi ve Türk korku sinemasını kendisiyle yüzleştiren film, sadece bir korku-komedi değil, aynı zamanda da kamera arkasında neler döndüğünü izleyiciye gösteriyor.

Filmin başrolünü paylaşan Süleyman Kabaali, hem yüz olarak hem de oyunculuğu ile bana Zeki Alasya’nın gençlik yıllarını anımsattı. Ufuk Şen ise komedi konusunda yine oldukça başarılı bir oyuncu. Komediye yakışan farklı bir yapısı var. Yine Bengi İdil Uras’da iki rolle karşımıza çıkıyor ve izleyiciyi gülmekten kırıyor.


Ben filmin en çok mezarlık sahnesinden keyif aldım. Kısa bir sahneydi fakat koltuğumdan doğrulup, heyecanlanmama neden oldu. Hep güldürüyor mu; tabii ki hayır. Aniden karşılaşacağınız şok sesleri ile yerinizden fırlaya da bilirsiniz. Ben filmi beğendim, tüm ekibin yüreğine sağlık. Umarım ikincisi de hemen arkasından gelir.


Vizyon Tarihi: 02 Eylül 2016
Yapımı : 2016 - Türkiye
Tür : Komedi ,  Korku
Yönetmen : Özgür Bakar
Oyuncular : Ufuk Şen ,  Süleyman Kabaali ,  Bengi İdil Uras ,  Duygu Paracıkoğlu ,  Sanem İşler Şen
Senaryo : Özgür Bakar ,  Alper Kıvılcım
Yapımcı : Özgür Bakar ,  Alper Kıvılcım